2 Mart 2006 Perşembe

Kitap ve Kelimeler

İşte bu yüzden, bugün yazan gençler, hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler: bunu yaparken de çalışmalarında ezelî gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ve yok olmaya mahkûm herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan –sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakârlıktan- başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lânet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.

W. Faulkner, 1949 Nobel Ödül Töreni Konuşması’ndan (zikreden Y. Küçük). Vurgular bana ait.


Üstat Bize Ne Diyor?


Kitaba âşık olmuş, kelimelerden kendisine –ve nihayet bizlere- yeni bir dünya, dünyalar yaratmış üstat Cemil Meriç’i kitaplardan bahsederken yâd etmemek ve onun düşüncesine başvurmamak olmaz.

Belki de onun, aşkını dile getirirken yorum hatası yapıyorumdur. Zira şöyle diyor:

“... Hayır ben hâlâ kelimelerden çok insanların âşıkıyım. Ondan cümlelerim Süleymaniyeleşemiyor” (Jurnal)

Doğrusu o bu aşkın meyvelerini sayfalar arasında arıyordu, diyebiliriz sanırım. Öte yandan bunun platonik bir aşk olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Çünkü insanlardan onca cefa görmüş çilekeş bir adamın, kendi gardiyanlarının, cellatlarının boynuna sarılmasını bekleyemeyiz. O fildişi kulede yaşamıyordu, orada mahpustu.

Bazan yalnızlığımız arayışa dönüşür, o arayış da kesafet kazanıp tutkulaşır. Ve sonunda tutkularımız aradıklarımızdan farklı anlamlar ihtiva eder. Bazan bulduğumuzu sanırız, oysa bulduğumuz, tutkumuzun sonucudur, arayışımızın değil.

“... Narsis de yetmemiş kendi kendine, suda aksini seyretmek bir nevi ikileşmek, bir ben, bir de sudaki ben: yani o. Ve Narsis yaşayamamış. Öldürmüş Narsis’i bencillik, kurutmuş. Kelimeler benim sudaki akislerim. Onları kucaklayamam. Kelimeleri sizin için yıldızlaştırıyorum. Neredesin ve kimsin?” (Jurnal)

Bazan da aradığımız şey oluruz. İşte o an aradığımız şey kendimizizdir. “O”, bize çok yabancı bir varlık oluverir ve kendimizi bulmamızla yalnızlığımız bir anda birlikteliğe dönüşebilir. Herkes Mevlânâ kadar şanslı olmayabilir, karşımıza bir Şems çıkmayabilir. Leyla’mız da bize sudaki aksimiz kadar yakınken suyu bulandırabilecek, onu elimizin tersiyle itebilecek kadar ondan uzaklaşmış olabiliriz.

Artık üstat aradığı aşkı kendi suretinde bulmuştur veya aşkı ona kendi suretinde görünmüştür, ikisi de doğru. Fakat ne kadar hazin bir aşk! O aşkına sudaki aksi kadar, kitabının sayfaları kadar yakındır ama onu kucaklayamaz. Bu gerçek bir birliktelik olabilir mi öyleyse?..

Üstat ne kitaplara, kelimelere; ne kendine, kendi bencilliğine; ne de insanlara âşıktı. O ancak İnsan’a âşıktı ki bu hepsinden farklı birşeydir.

O İnsan’ı kitaplardan seyreder, gözleri görmezken bile. Onu bu yüzden sahiplenir, hepimizden çok sahiplenir. Çünkü o aynı zamanda “kâinata açılan kapıdır”. O bize en yakın nesne olarak da karşımızda durur. Düşünmeyen, hissetmeyen, ama düşünceleri ve duyguları havi olan bir nesne... “Granit homurdanır, mermer gülümser. Yalnız kitap konuşur.” (Jurnal)

Bir insanlık tarihi vardır, ama bir eşeklik tarihinden söz edemeyiz. Hayvanlardan farklı olarak kendi mazimizi, soyumuzun mazisini yaşatmak bu yüzden insanlığımızın gereği.

“İnsanı kertenkele olmaktan kurtaran soyumuzun hafızası. Kaybolmayan mazi. Tanrı bütün nevileri denedikten sonra insanı yarattı. Ve selahiyetlerini ona devretti. Kitap binlerce yılın ötesinden gelen ve binlerce yıl öteye taşan ses kitap bütün peygamberlerin mucizesi. Eflatun’u barbardan ayıran okumuş olması. Hepimiz maddenin mağarasına zincirliyiz. Kitap mağaramıza akseden ışık. Pisliklerinden, ölümlü taraflarından ayrılan insan, yalınkılıç insan. Kalp ve kafa.” (Jurnal)

Üstadın kitaba bağlanmak ve onu himaye edip kollamak için daha çok nedeni vardır. Seven sakınır:

“Aziz dostum! Bu kitap senin değil. Kitap ürperti duyanın, gaşyolanın. Doğru belki senin de parmakların bir sevgili tenini okşar gibi dolaşıyor sayfalarında, ama o kadar. Teninle bağlısın kitaba. Uğrunda kaç gün aç kaldın? Hangi zillete katlandın? Sana yetiyor mu kitap? Bütün canlı hayaletlerden uzak onunla bir mağarada yaşayabilir misin? Hangisiyle yatıp kalktın? Hani çocuğun? Kitap sesinde ışıklaştı mı? Harem ağası da kucağında yaşadığı dünyayı sever. O kitap senin değil dostum. Açmayacaksın kapağını, okumayacaksın. Okusan da seninle konuşmaz. Hafızan kitap kapakları ve fihristlerle dolu. İsimler, isimler. Sonra, sonra boşluk. Bir harem ağası hizmetine baktığı kadınları ne kadar tanırsa, sen de kitapları o kadar tanırsın. Amatör, cevizi bir bakışta kabuğundan soyabilen adamdır. Bilge, Mark Orel gibi tahta da kurulabilir. Epiktet gibi zincire de vurulabilir. Bazen Diyojen’dir, fıçıda tüner. Bazen Sokrat gibi çarşı Pazar dolaşır. Sen kitabı cildine, insanı kürküne, postuna göre değerlendirecek kadar çocuksun. Sen dört başı mâmur bir kütüphaneci olabilirdin dostum. (Tabii bir Borges değil ) namuslu bir veznedar.” (Jurnal)


Kelimeleri Sevmek


“Tanrı, yıldızlarla oyun oynayan bir çocuk.
Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.
Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade.
Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.
Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi?
Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.
Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.” (Bu Ülke)

Birşeyleri ifade etme arzusunda olan birinin , bunun için seçtiği araç ne olursa olsun kelimeler üzerine söyleyecek bir çift sözü olması gerektiğine inanıyorum. Kifayetsiz gelen kelimeler... sarfedilmek için aranan doğru kelimeler... aranan, ama bulunamayan kelimeler... bulunan, ama söylenemeyen kelimeler... bizi büyüleyen, sürükleyen, ifade ettiği şeye (ve hatta belki kendisine) âşık eden kelimeler... hayatın anlamını bulduran veya bize hayatı unutturan kelimeler... herkesin bilip birbirinden sakladığı, kimsenin bilmeyip birbirine sorduğu kelimeler... yalnızca anlamıyla var olan kelimeler... bütün kapsamıyla var olan kelimeler... anlamdan çok öte, bir hikâyesi, tarihi, geçmişiyle yaşayan kelimeler... ihtiyacımız olan kelimeler, yasak kelimeler... bağırarak söylediğimiz, ama kimseye dinletemediğimiz kelimeler... fonetik açıdan güzel kelimeler... Süleymaniyeleşen kelimeler... bir anda ağzımızdan, kalemimizden çıktığından farklı bir anlam kazanan kelimeler... kulağımıza herkesinkinden farklı çalınan kelimeler...

Kelimeler bir ses bütünlüğünden, bir “sözcük”ten farklı şeylerdir.

Sevdiğimiz nesneler bizimle konuşurlar. Herhangi bir nedenle gönül bağıyla bağlandığımız nesnelere sahip olduklarından öte değerler atfederek onları insansılaştırabiliriz. Böylece onlar da bizi sevebilirler, bize küsebilirler, birşeyler anlatmaya çalışabilirler... uzun yıllar yaşadığımız evimizden taşındığımızda, o evle kendimizi ayrı köşelere çekilmiş iki eski dost gibi hissettiğimiz olmaz mı? Veya uzun zaman kullandıktan sonra doldurduğumuz karalama defterimizi, ya da –artık “tükenmiş olan”- tükenmez kalemimizi emekliye ayırdığımızda duygulandığımız?..

Kitaplar da, kelimeler de böyledir işte. Herhangi biri tarafından yalnızca okunurlar. Ancak sevenleriyle konuşurlar, onlara darılabilirler veya arkalarından gözyaşı dökerler..

“Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raksedecekler. Saray olacaklar, bahçe olacaklar. Neden has bahçene yabancıları sokmak isteyeceksin? Beethoven’e besteleri yetiyordu, yalnız ruhu ile dinleyebildiği besteler.

Hiçbir mâşukanın rakibe tahammülü yok. Peri masallarında olduğu gibi ezelî bir kılıktan kılığa geçiş, ezelî bir akış içinde kelimeler. Seni sevdiler mi peri padişahının kızı oluveriyorlar. İhanetin bir anda onları kurbağaya çeviriyor.” (Jurnal)

Ama yine de unutmamak gerekiyor ki, “kelimeler o dakikayı ebedîleştirdiği ölçüde mânâlıdırlar.”


Niçin Okuyoruz?


“Başka bir ruh iklimine ne kadar girebiliriz? Birçok kitapları, okumuş olmak, hatta okumuş görünmek için okuyoruz. Birçoklarını da çevremizden kaçmak için. Goethe doğru söylemiş: kitap, Batı’nın afyonu.” (Bu Ülke)

Bazan İnsan’ı, bazan kendimizi bulmak için okuyoruz. Bazan Üstat gibi İnsan’ı bulmak için yola çıktığımızda, -dedim ya- anlıyoruz ki aslında o kendimiziz.

“Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.” (Bu Ülke)

Belki kitabın yazarı da bizim arayışımıza mütenasip bir düşünceyle yola çıkmıştır.

“Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” (Bu Ülke)

Bazan gerçeği bulmak, bazan da gerçeklerden kaçmak için okuyoruz. Belki de gerçeklerden kaçıp sığındığımız şey, asıl gerçektir; bunu farkettiğimizde Hakikat’e doğru yöneldiğimizi hissedebiliyoruz. Ve bir anda, muhtemelen yazarının bile bîhaber olduğu şekilde elimizdeki kitap, bizi ona doğru sürüklüyor.

“Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat değil, kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.” (Bu Ülke)

İşte, belki de Hakikat’i bulmak için okuyoruz. Elimizdeki kitap onu bize vermiyorsa da yol gösteriyordur. Ve biz onu bulamasak da, onun ışığıyla başka değerli şeyler buluruz. –Yine söyledim ya- arayışımız tutkuya dönüşüverir ve bulduğumuz, arayışımızın değil, tutkumuzun eseri olabilir.

Bazan bize ait olan şeylerden bulmak için okuruz, bazan da göremediğimiz, tanımadığımız, dokunup tatmadığımız şeylere ulaşmak için okuruz. Hiç gitmediğimiz ve asla gidemeyeceğimiz yerleri görmek isteriz. Hiç yemediğimiz yemeklerden haberdar olmak isteriz. Çocukluğumuzda gördüğümüz, yaşadığımız, tattığımız zevklere ulaşmak, en azından o tadı hatırlamak için de okuyabiliriz. Bu amaçla okuma nedenimiz tamamen “nostaljik” olabilir. Gitmiştir o, geri gelmeyecektir... ama işte, birden kendimizi yine onunla iç içe bulabiliriz.

Hatırlamak için olduğu kadar unutmak için de okuyabiliriz. Bu faaliyet, işte o zaman sözünü ettiğim kaçışa dönüşür.

Okumak yalnız kalmak olabileceği gibi yeni bir tür birliktelik de olabilir. Yalnızlığımızı unutmak için okuyor olabiliriz.

Ne olursa olsun okumak bizi birşeyleri, başka birşeyleri, farklı veya yeni birşeyleri düşünmeye sevkeder. Kesin olan budur. Biz de aslında düşünmek için okuruz. Doğrusu kitap en çok bunun için değerlidir. Çünkü:

“Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize...” (Bu Ülke)



Düşünce Dünyamız


“...Kelime hiçbir zaman fikirden önce gelmez, ya da kelimeyi gerektiren hep bir fikirdir. Karşı konulamamalıdır kelimeye, yok edilememelidir kelime, cümle de öyle, bir eserin bütünü de. Ve sanatçı hayatı boyunca yaratma eğilimine karşı koyamamalıdır, yazmadan yapamamalıdır.” (Jurnal)

Düşünce üretimimizin veya yaratılarımızın,
1. Okuduklarımızla,
2. Okuduklarımızın bize düşündürdükleriyle doğrudan alâkası vardır.

Şu da bir gerçek ki, eserin bize düşündürdükleri yazarın düşündürmek istediklerinden tamamen farklı, hatta onların zıttı olabilir. Zira beynimiz tek boyutlu bir illiyet bağı, neden-sonuç ilişkisi içinde çalışmaz. Daha karmaşık bir mekanizmaya sahiptir. Algılayıp düşündüklerimiz üzerinde duygularımızın, yani hissettiklerimizin de önemli payı vardır.

Düşünüp karar verdiğimiz bir sonuç üzerinde, bambaşka bir ruh hali içinde yeniden düşündüğümüzde çok daha farklı sonuçlara vardığımız olmaz mı? Dolayısıyla okuma ilişkisinde de benzer bir tutum takınırız. O an kitabın hissettirdikleri, düşündürdüklerini etkiler.

Öte yandan kitaptan, düşünceleri ağaçtan meyve devşirir gibi devşiremiyoruz zaten ve okuduklarımızın bizi düşüncelere garketmesinin asıl nedeni olarak da bunu gösterebiliriz.

“Okuma zihnî hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak.

Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamağa çalışır; biz de ya kayıtsızlığımızla karşı koyarız ona, ya aklımızla.” (Bu Ülke)

Yazara direnişimiz bile, bizde doğurmuş olduğu düşüncelerden ötürüdür.


Hayatımızın Kitabı


Ben bir kitap okudum kalem anı yazmadı
Mürekkep eyler isem yetmeye yedi deniz

Yunus Emre


Öyle veya böyle kitaplarla, cümlelerle, kelimelerle besleniyoruz. Bazı kitapları diğerlerinden daha çok seviyoruz. Daha önemli olduğu için değil, daha büyük bir yakınlık kurduğumuz için... Bu bir çocuk kitabı olabilir, bir ucuz aşk romanı olabilir.. Belki bol resimli bir kitaptır. O elimizden düşmez veya bir dönem düşmemiştir. Bize çok güzel şeyler düşündürmüştür çünkü..

“Güzel kitaplar yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler.” (Bu Ülke)

O kitap da bizim için güzel şeyler düşünmeye davettir.

Aslında hepimiz o kitabı, hayatımızın kitabını aramaz mıyız?

O belki dediğim gibi ikinci, üçüncü sınıf bir kitaptır. Belki çağlar üstü ve ötesi yol göstericiliği haiz, ışık saçan bir kitaptır. Belki de Kur’an veya Zebur gibi bir kutsal kitaptır.

Belki İngiliz Hasta’nınki gibi Herodot Tarihi’dir, ki onu okumak için tarihçi olmanız gerekmez; ama hakkıyla okuduğunuzda hem anlattığı dönem(ler)i tanıyıp öğrenirsiniz, hem de edebî ve mistik bir zevk alırsınız. Belki Wachowski Kardeşler’inki gibi Alice Harikalar Diyarında’dır. Fantastik bir dünyanın kapıları diğerine açılır. Belki de Cat Stevens’ın (Yusuf İslam) Kur’an’ıdır.

Belki Binbir Gece Masalları’dır, Decameron’dur, Ulysses’tir; veya Borges’in ünlü derlemelerinden biridir. Cibran’ın mesellerinden biri de olabilir; Erasmus’un, gravürlerle dolu Deliliğe Övgü’sü; Ramayana/ Vedalar/ Baghavatgita’dır belki; veya Hesse’nin Bozkırkurdu’dur; Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ı neden olmasın... Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Divan-ı Kebîr’i, Fihi Mâ Fih’i olması da muhtemel. Ya da Şeytan Ayetleri’dir veya bir bahnamedir, Kamasutra da olabilir.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, Emre Yılmaz’ın iki kitabını (“Genç Bir İşadamına” ve “Şeytanın Fısıldadıkları”) yıllardır dönüp dönüp okur. Benim de okuduğum bu etkileyici kitaplarda, benim bulduğumdan çok daha derin şeyler bulduğu kesin.onları okurken, bir “O Kitap”ı okurken görülebilecek tipik davranışı gösteriyor: Kitabı rastgele herhangi bir yerinden açıp okumaya başlıyor. Başka bir gün eline aldığında başka bir sayfasını okuyor. Bunu ancak böyleleri yapabilir.

Hayatımız boyunca hiçbir rüzgâr, her zaman aynı yönden esmiyor. Ve işte, duygu ve düşünce ahvalimiz, kafa yapımız ve sevdalarımız da yön değiştirebiliyor.

Düşüncemizin evrilmesine bağlı olarak, hayatımızın belli dönemlerinde bu kitabın yerini bir diğeri alabiliyor.

* * *

Aradan zaman geçip ilk “hayatımızın kitabı”nı yeniden elimize aldığımızda, geçen zamanla birlikte değişen düşünce dünyamızı da hayretle gözümüzün önünden geçirdiğimiz olmaz mı?

“Bunları okuyan, rüzgârlarına kapılıp savrulan ben miydim?..”, “Ne kadar da çocukmuşum” yahut “İşte idealist gençlik yıllarım” diyebiliriz. Yahut belki o sayfalar, satırlar arasında, o vakitler hiç anlamadığımız hikmetli sözlerle karşılaşabiliriz.

Ne olursa olsun, onda “kendimizi” buluruz, dünkü veya bugünkü kendimizi... Okuduğumuz kitap, söylediğim gibi, çoğu zaman yazarın kaleme aldığından farklı bir kitaptır çünkü. Biz o satırlara kendimizi katarız, sonra da oradan kendimizi devşiririz. Okumaya başladığımız andan itibaren o yazarın değildir, bizim kitabımızdır artık.


Peki’ Yazar Ne Düşünüyor?


“Elimizdeki kitap” hakkında söyleyecek bunca söz varsa, “kafamızda şekillendirdiklerimiz” hakkında da söylememiz gereken iki çift sözümüz olması gerekir. Yazanlarımız bilir; nasıl bir “okuma sevdası” varsa, bir de “yazma sevdası” vardır. Bu sevdanın nüvesini, çoğumuz için, birşeyleri ifade etme arzusu oluşturur. Onun için de, elbette, başladığımız her kitap “hayatımızın kitabı” olur. O bittiğinde veya yapı taşları yerine oturduğunda bizi bekleyen yeni kitaplar, ifade arzu ve biçimleri, yepyeni maceralar vardır. Her kitapta kendimizi yazarız. Birşeyler anlatmak isteriz, belki birşeyler öğretmek isteriz; okuyucu çoğu zaman bizim yazdığımız kitabı okumaz... Dedim ya, okuduğu, artık “onun kitabı” olmuştur. Ama yine de anlaşılmak, -bunu kabul etmesek bile- takdir görmek isteriz. Onu biz yarattık! Biz onu tasarlayıp gerçekleştirmeden önce öyle birşey yoktu!.. Ve, işte hayatımız!

“Gerçek sanat adamı kelimelerin imparatorudur. Ülkesindeki bütün çiçekler bütün meyveler kendisinindir. Renkleri başkadır o çiçeklerin, o meyvelerin tadı hiçbir yerde bulunmaz. Tanrı eğlenmek için yaratmış dünyayı. O yıldızlarla, kürelerle, okyanuslarla ve insanla oynayan bir çocuk. Sen de kelimelerle oynayacaksın. Acaba kelimelerin dışında kainat var mı? Sonunda kehkeşan da, tanrı da kelime. Tanrıları insan yaratmadı mı? İnsanın malzemesi kelime değil mi? Ve Tanrı, ışık olsun , dedi.” (Jurnal)

Yüzümüzde sıcak bir tevazu ile eserimizi arzederken çoğumuzun gönlünden geçenler üç aşağı-beş yukarı böyledir. Hep söylüyorum: sanatı değerli kılan da, içindeki estetik öğesinden önce bu özgün yaratıdır zaten.

Ancak herhalde tekrar dile getirmekte yarar var: nasıl ki rüştünü ispatlamış çocuğumuz kendi sözlerini söylüyorsa, kitabımız da kendi sözlerini söyler. O belki hâlâ gönül bağı anlamında bizim bir parçamızdır ama çocuğumuz gibi hayatın içindedir artık ve tek başındadır aslında. Okuyucu onu öylece kabullenir. Orada söylenenler, okunanlar bizim sözlerimizdir, ama okuyucu duygu ve düşünceyi benimseyip onaylasa da, onunla çekişip mücadele de etse karşı karşıya iken bizimle değil onunla tokalaşır.

Öte yandan yazarın psikolojisini çok daha farklı bir açıdan da değerlendirebiliriz:

Anlatıp açığa vurmak istediğimiz, boğazımızda düğümlenen, virüs gibi kanımızda dolaşıp içimizi kemiren bu illetten kurtulmak isteriz.

“Söylemezsem çatlarım”, yahut “bunu herkes bilsin” deriz. Veya o öyle söylenemeyecek birşeydir ki, bizim açımızdan tanınmaz bir kimliğe bürüyüp insanlara arzederiz. Veya tam tersi, onu satırlarda ölümsüzleştirmek isteriz.

Ur gibi. Veya bir çeşit doğum sancısı. Onu çıkarıp attığımızda rahatlarız. Cemal Süreya ne diyor:

“Kirlidir şiir; ve söz, atılmazsa zehirdir.” (Sıcak Nal)


Eserler ve Büyük Eserler


Her kitap değerlidir, sırf yazarının emeğinden ötürü değerlidir. Her kitabın söyleyecek çok sözü yoktur. Bazılarının cümleleri, kelimeleri çok sıradan gelir bize. Onları bir şiirin mısraında ahenk içindeyken, veya başka bir yazarın kaleminden okuduğumuzda daha farklı algılayabilirdik belki. Veya belki birgün kulağımızı tırmalayan kelimeler/sözler yarın, bugün durduğundan daha farklı bir yerde durabilir.

Eser değer kazanabilir, değer yitirebilir. Ama yazarın emeği olduğu yerde durur ve öyle ya da böyle, az veya çok saygıyı hak eder. Ancak herhalde kasıtlı bir şekilde suiniyetle yazılmış, okuyucusunun konuya veya yazara olan ilişkisini suiistimal edinmeyi amaç edinmiş olduğu aşikâr eserleri bir kenara koyarız.

Bunlar bir yana, gerçekten de kimi eserler yazılmış olmak için yazılır, kimileri yazılması gerektiği için. Kimileri üzerinden zaman geçtikçe değerini yitirir, kimi bu değeri korur, kimi de katlayarak arttırır. Değerini korumaya devam edenlerin kimi gerçekten hâlâ değerlidir; kimi de yalnızca öncüdür, ardıllarına yol açtığı için kendisine değer atfedilir.

Kimi de yazarından ötürü, değerli sayılır.

Mâlum, gün geliyor “büyük yazar” olunuyor ve eser, sırf o yazara ait olduğu için okunabiliyor. Ve biliyoruz ki çok ünlü bir yazarın “ilk eser”i, çok sıradan –hattâ belki- hatalarla dolu olsa bile, O’na ait olduğu, en azından O’nun duygu-düşünce tarzını yansıttığı için değerli sayılıyor. Veya yaşı ilerlemiş ve kendini yenilemekten yoksun kalmış, ya da belki bir hezeyan dönemine girmiş “büyük yazar”ın eserine de “bu adam yazmayı unutmuş” diyeceğimiz yerde yine sırf “o yazarın eseri” olmasından ötürü değer atfedebiliyoruz.

Bana kalırsa bu açıdan asıl önemli tasnif şudur: Kimi eserler sıradandır, düşünce-duygu dünyamıza kattıkları çok az şey vardır. Fakat bu sıradanlıklar, belli bir birikimle büyük eserlere yol açar. İşte zaten bu yüzden sıradan eserlere ihtiyacımız vardır. Büyük eserler gökten inmez, sıradan eserler onun önündeki yolun taşlarını döşer ve onu selamlar. Sıradan eserler ve büyük eser.. Sıradan eser bir nevi “taşıran damla”dır.

* * *

“Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var. Kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin!” (Jurnal)

Okumak dipsiz bir kuyu. “Meçhule açılan bir kapı” kitap. O meçhule doğru yol almaktan çekinmemeli, çünkü o insanları şimdiye dek hiç de karanlık yerlere doğru götürmedi, bizi de götürmez.

Bu son sözleri üstat Cemil Meriç’e bir saygı duruşu telakki edip böylelikle onu anmış olalım.



Alp Çetiner

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder